Yazı Detayı
11 Nisan 2019 - Perşembe 11:36 Bu yazı 247 kez okundu
 
Kumar
Uğur Demircan
ugurdemircan@outlook.com
 
 

Ilık başlayan Ekimin yarısında hava birden bire soğudu. Hiç sevmediğim şeydir; yaz adamıyımdır. Bu yıl tatile de kaçamadım zaten. Dolabın arkalarından gri triko ceketimi bulup geçirdim sırtıma. Anahtar, cüzdan, akbil, toparlayıp çıktım. Biraz dolaşmaya ihtiyacım vardı. Gazeteye yazacak konu bulamamıştım zaten, onu aramaya çıktım desem yalan olmaz. Bazen kalabalıklarda dolaşmak, sahile inip balık tutanları kıpırtısız izleyen kedilerin arasına karışmak iyi geliyor.
Yol çalışmalarının da yönlendirmesiyle farklı bir güzergâh izledim o gün. Sahaflara kadar uzanıvermişim. Taş kemerli demir kapıdan geçmeyeli epey olmuş. Bugün biraz sakin galiba. Belki saattendir. Bir süre gezdirdim gözlerimi kitapların sırtlarında. Bu taraf, o taraf derken başımı bir sağa bir sola çevirerek boyun egzersizi de yapmış oldum.
Sahaf kitaplarının yeri bende ayrıdır. Çocukluğumda okuduğum kitapları tekrar okumak gibi bir şey. Sonra, eskidirler, yıpranmıştırlar ama bilirsiniz ki o kitabı kırk yıl önce başka biri daha okumuştur. Belki bambaşka bir şehirde bir insan evlâdı daha... Ne hayaller, ümitler içinde, kim bilir nasıl zorluklar arasında almıştır eline bu kitabı. Hangi yolculuklarda, hangi fakir odalarda okunmuştur aynı sayfalar. Bir kaç damla gözyaşı bile değmiştir belki yapraklarına. Günün temposu içinde böylesi romantik, nostaljik duygularım da vardır benim işte!
Algılarımın mesleğimden kaynaklanan bir seçimi olsa gerek, eski bir gazetecinin anı kitabı geçti elime. "Ceride-i Tezvîrât - Bir Muharririn Anıları" idi kitabın adı. Bin dokuz yüz elli dört basımı, zaten ince olan kapağı iç sayfalarından daha perişan hale gelmiş, yaklaşık yüz sayfalık bir kitap. Hani şu çok küçük puntolu, sık satır aralıklı, göz düşmanı eski kitaplardan. Şimdi aynı kitabı iki, üç yüz sayfa yaparlar.
Gazetenin adını şimdiye dek hiç duymadığımı düşündüm, çınar altındaki masalardan birine otururken. Çayımı söyleyip kitabı karıştırmaya başladım. Anılarını bölüm bölüm yazmış, her bölüme ilginç isimler vermişti yazar. Daha doğrusu kendi deyimiyle 'muharrir'. Bu arada yazarın adı "K. Hasan" ile başlıyordu ama "B...." ile başlayan soyadı okunmuyordu. Kim bilir kimin yapıştırdığı bir bant tam oraya denk gelmiş, sökerken adamcağızın soyadını da alıp götürmüş olmalıydı. Kitapta yazar veya yayınevi ile ilgili bilgi içeren başkaca bir sayfa da olmadığından kim olduğunu bilmem olası değildi.
Anılarını "Beyoğlu'nun En Çirkin Adamı" ya da "Mister Truman'ın Bizim Gazeteyi Okuması" gibi başlıkları olan kısa öyküler halinde yazmıştı yazar. İçindekiler kısmı yoktu. Sayfaları atlaya atlaya geçtim; başlıklardan ilk anda dikkatimi çeken bir tanesiyle başladım okumaya:
"Bir Hikâye Bir Yalı Eder mi?
O sabah gazete, matbaadan çıkıp müvezzî çocuklara tevdî edildiğinde, hiç kimse bu nüshasının böyle büyük bir tantanaya sebebiyet vereceğini bilmiyordu. Maddî külfetler içinde zar zor neşredilebilen ceridemiz, muharrir ve muhabirlerin ücretinin hatta hammaliye yevmiyelerinin bile zamanında ödenemediği bir dar boğazda iken, böyle bir tiraj kimsenin beklediği bir şey olmasa gerekirdi.
Bu istisnâi vaziyete ve kârilerin yüksek alâkasına sebep, köşesinde o güne kadar suya sabuna dokunmayan fıkralar neşreden ve haftalık ilâve olarak verilen mecmuanın bir kaç sahifesinde kısa hikâyeler kaleme alan bir muharririn, o haftaki ilâvede -biraz da kontrol edilmeden- basılıvermiş yazısıydı. Yazı ise, sütunda bir fıkra hacminde yer işgal eden, büyük harflerden ibaretti sadece!
Aralarında birer düz çizgi bulunan bu harfler -yazanın deyişine göre- bir hikâyeyi teşkil eden kelimelerin baş harfleriydi. Asıl bomba ise şuydu; hikâyeyi isabetli olarak tahmin eden kârilerden bir şanslı ferde boğaz sırtlarında bir yalı dairesi hediye edilecekti! Ayrıca ifade edildiğine göre bu hikâye, her hafta tefrik edilmek suretiile cem'an sekiz nüshada tamama erecekti ve kârilerin iki ay zarfında bu sekiz kısmı da bilip müstakil bir hikâye olarak daktilo etmeleri ve gazetenin Bâb-ı Âli'deki Umum Müdürlüğüne postalamaları icab etmekteydi.
İlk hayret nidâsı, elbette böyle bir mükâfattan hiç haberi olmayan Yazı İşleri Müdürü Fehmi Bey'den geldi. Elli beşini geçen hafta aile içinde düzenledikleri modern bir merasimle devretmiş müdür bey, yarım kol ileriye doğru tuttuğu elindeki lüle taşından piposunun dumanı ile adeta bir lokomotif gibi ilerledi, neredeyse kendisiyle aynı yaştaki göbeği ile masaları, sandalyeleri devire devire muhabir odalarını yıldırım gibi geçti ve bu canhıraş gelişi zaten beklemekte olan muharrir Sabgetullah Bey'in odasına daldı.
 Aralarından hışımla geçen şeyin müdürleri olduğunu idrak etmekte geciken genç gazete memurları bir yandan sandalyelerini yerden kaldırmaya ve masaları yine eski nizamına göre tertib etmeye çalışırken, tecrübeli muharrir ve fıkracı Sabgetullah Bey'in odasından yükselen infiâli hem can kulağıyla dinliyor hem de müdür bey aniden odadan çıkıverirse diye dinlemiyormuş gibi bilâ kayd durmaya gayret gösteriyorlardı. Genç muharrirlerin en cevval olanı, konuşulanları yakından dinlemeyi ve arkadaşlarına nakletmeyi en azından mesleki fıtratının icabı telâkki etti ve tüm cesareti ile kapıya yaklaşıp aralıktan içeriye bakmaya başladı.
Muharririn odasını, kış günü geniz yakıcı kükürtlü baca dumanları misali doldurup dışarı taşan kaba saba cümleler, muazzam bir kavganın koptuğu intibâını verse de içeride muarız halde olan yalnızca müdür bey idi. Muhatabı, ayağa bile kalkmadan, mütebessim ve biraz da müstehzi bir ifadeyle kendisini dinliyor, Fehmi Bey'in tüm cümlelerini bitireceği, yorulup susacağı ânı bekliyordu.
- Ne yaptığınızı zannediyorsunuz siz beyim? Siz misiniz bu müessesenin sahibi? Siz misiniz Umum Müdürü? Mükâfat vaad etmek de nereden icap etti? Hadi verilmek lüzum görüldü diyelim, yalı dairesi nedir? Hulûsi Bey hazretleri kendisi bile yalıda ikâmet etmiyorlar! Kaç para bir yalı, biliyor musunuz siz! Ne sanıyorsunuz siz kendinizi de kimseye sormadan, müsaadesiz, istişaresiz böyle bir yazı kaleme alıyorsunuz? Kim tasdik etti, kim dizdi, kim neşrettiyse bunu, tek tek hesap verecek, mes'ul tutulacaklardır!
Fehmi Bey, karşısından cevap gelmedikçe bir müddet devam etti bu ve buna benzer cümleleri sıralamaya, lâkin bir an geldi ki o da susup oturdu gördüğü ilk iskemleye. O susunca, Sabgetullah Bey de hürmetkâr bir ifade ile âheste izah etmeye başladı:
- Mîrim ortalığı lüzûmundan fazla telâşa verdiniz kanaatindeyim. Bakın ecnebilerde yeni mülâhaza edilmekte olan bir husus vardır ki; bir eseri tenkîd eden çok olur amma gel gör ki tenkîd ettiğin kısmı düzeltiver yahut bir eser de sen vücûda getir desen kimse yanaşmaz. Hülâsa, bizimki de bu içtimai hususiyete itibar ederek ortaya atılmış bir çeşit kumar olacak. Yani anlayacağınız azîzim, bu yazdığım harflerle başlayan bir hikâye nâmevcuttur!
Fehmi Bey az evvelki hâlet-i ruhiyesinden çıkmış, sinirden boncuk boncuk terleyen simâsına şimdi şaşkın bir edâ gelip oturmuştu. Bir lâhza düşündü:
- İyi de efendi, bunun müessesemize faidesi ne olacak?
Şimdi sesini yükseltme sırası Sabgetullah Beye gelmişti:
- Faide mi? Faide ne kelime efendim! Mucize kabilinden faidelerimiz olacaktır! Bu yazıya kârilerin rağbetiile gazetemizin nicedir kaybettiği tiraj tekrar husûle geleceği gibi, matbuat âleminde daha evvel akla gelmemiş bir hamle yaptığı için Ceride-i Tezvîrât, umum entelijansiyanın ve edebî çevrelerin nazarında bir kat daha kıymetlenecek, şimdiye kadar hakkımızda müsbet bir tenkîdde bulunmamış o burnu semâda münekkidlerce takdir ve tasdik görecek ve belki de neşriyat dünyasında adeta bir rönesans, bir teceddüd meydana getirecektir! Bu hususta hiç endişe buyurmayınız rica ederim!
Hakikaten de Sabgetullah Beyin iddia ettiği gibi oldu. Gazetemizin hem sair günlerdeki hem de bilhassa o kerameti kendinden menkûl harflerle dolu haftalık ilâvesinin yayınlandığı gündeki tirajı, gayr-ı kâbil-i inkâr bir şekilde yükselmişti. İlk üç hafta zarfında harflerden hikâye teşkil edebildiği iddiasile bazı mektuplar gelmişse de idare heyetinin yaptıkları tetkikler sonucu bunların hepsinde de hatalar tesbit edilmiş, red cevapları yine gazete sütunlarından ilân edilmiş idi. Son haftaya girildiğinde patronumuz Hulûsi Bey bile gazetemize bizzat gelerek, ki kendisi pek sık gelmez idi, Yazı İşleri Müdürü Fehmi Bey ve Sabgetullah Beyleri tek tek ellerini sıkarak tebrik etti ve bizleri de hayırlı mesailer dileyerek onore etmiş oldu. Zât-ı âlilerinin bu ihsânı bizler için bir iftihar vesilesiydi elbette lâkin memnuniyetimizin asıl membaı maaşlarımızın zamanında yatırılabilmesi olmuştu.
Bir gazetecilik hîlesi sonucu elde edilen bu satış muvaffakiyeti ilelebed sürmemişti bittabi. 'Hikâye yarışmasında birinciliği kazanan çıkmamıştır' minvalinde bir beyan ile mevzu kapatıldı ve kısa bir müddet sonunda da her şey eski hale rücû etti. "Hikâyenin aslı ne idi?" diye yazan bazı münekkidlere ise cevap verme tenezzülünde bulunulmadı elbette. Bu sahte kumpanyanın bakiyesi, patronun yeni aldığı sekiz silindirli Amerikan otomobili ile Sabgetullah Bey'in Yazı İşleri Müdürlüğü'ne terfii olmuştu. Eski Yazı İşleri Müdürümüz Fehmi Bey ise patronun sahibi bulunduğu mensucat fabrikasına müdür tayin edilerek taltif edilmişti. Bizler ise tiraj sayesinde kısa bir müddet yükselen maişetimizin tekrar eski seviyesine inmesiile neye uğradığını şaşırmış nefsimizle cebelleşmek mecburiyetinde kalmıştık.
Bugün üzerinde düşününce adeta bir kumpanya piyesini andıran bu hatıra içinde bendenizin hangi rolde oynadığına gelince; Sabgetullah Bey'in Fehmi Bey ile yaptıkları muhavereyi kapıdan dinleme cüretini gösteren o cahil ve cevval genç bendim efendim!
Mart 1952 - Kanlıca

O gün kitabı okurken gülüp geçtiğim bu anının daha sonra bana yansıması şok edici olacaktı. Bu hilenin bir benzerini de ben yaptım gazetedeki köşemde! Aynı şekilde kimseye danışmadan ödül vaat ettim ben de. Neden yaptım, bilmiyorum. Umutsuz bir ânımdı sanırım. Sonucuna gelince; ertesi gün, o eski gazetedeki gibi tirajın artmasını ya da gazetedeki pozisyonumun yükselmesini beklemiyordum elbette ama kovulmak da plânlarım arasında değildi!

 
Etiketler: Kumar,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Alıntı Yazarlar
Özlü Sözler
Kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan fena söyleyici, fena öğretici, fena düşünceli olma.


Mevlana
Bir Hadis
Allah Rasûlü; “Din nasihattır, samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.


SADİ
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

,