Yazı Detayı
02 Ocak 2020 - Perşembe 19:49 Bu yazı 395 kez okundu
 
Tercih
Uğur Demircan
ugurdemircan@outlook.com
 
 

Önce biraz kar serpiştirdi zorlanarak açılan camlı kapıdan içeri buz gibi rüzgârla birlikte. Ardından da haki paltosunun yakaları arasında kaybolmuş gibi görünen genç bir adam girdi aceleyle. Acelesinin hem bir an evvel ısınmak hem de içeridekileri üşütmemek için olduğunu bir tek kendi biliyordu. Dışarıdaki soğuk inanılmazdı onun için. Bir haftadır buradaydı ama hâlâ alışamıyordu. Çok zaman önce bir kez yaz ortasında geldiği Ankara' nın kışının bu kadar soğuk olabileceğini tahmin bile etmemişti.
İçeri girince yaptığı ilk iş sobaya yaklaşmak oldu herkes gibi. Üzerinde biriken karları silkeledi etrafa sıçratmamaya özen göstererek. Hızlı göz hareketleriyle çevresine bakındı. Az evvel gayriihtiyari şekilde kapıya ve onun üzerine yönelmiş bakışlar kendi masalarına dönmüştü artık. Kaldıkları yerden devam ediyordu insanlar oyunlarına. Kalabalık, sıcak ve dumanlı bir kahvehaneydi burası. 
Biraz ısındığını düşünmeye başladığında bakışlarıyla boş bir sandalye aramaya koyuldu. Çoğu masanın dört yanı da doluydu. Hatta yancıları bile vardı birer ikişer. Sadece karşı köşedeki küçük televizyonun altında, masalardan bağımsız iki sandalye gördü; birinde yaşlıca bir adam oturuyordu, biri boştu.
Duvardaki standına sabitlenmiş televizyonda kimsenin dinlemediği bir uzman konuşuyor, altındaki yazıda da 'Ekonomik Kriz' cümlesi yanıp sönüyordu. Adama selam verip yanındaki sandalyeye oturdu. Bir süredir hareketlerini yan gözle takip eden ocakçıya işaret parmağını göstererek bir çay istedi. O da hafif bir baş işaretiyle anladığını belli etti. Sanki yıllardır tanışıyorlarmışçasına anlayıvermişti işaretini adam. Ne kolaydı aslında bazı şeyler. Bir işaret yetmişti işte. Keşke her şey bu kadar kolay olabilseydi hayatta.
"Diploma tamam. İkâmetgâh, temiz kâğıdı tamam. Altı fotoğraf... Yeni çekilmiş değil mi bunlar?"
"E..evet, yenidir"
Binanın dışında iki tur dönüyordu üç saattir beklediği kuyruk. Dizlerinde derman kalmadığını düşündüğü bir zamanda da sıra gelmişti. Bir hafta önce kim bilir hangi amatör küme takımının maçlarının oynandığı ufak bir stadyumda yazılı sınav yapmışlar, şimdi de mülâkata çağırmışlardı. 
"Bazı kurumlar işe aldıktan sonra istiyor bunları? Siz neden şimdi alıyorsunuz?"
"Kurumumuzun uygulaması böyle. Bize ne emredilirse onu yapıyoruz."
Bir kaç sıra arkadaki biri sormuştu bu soruyu ama cevap onu susturmaya yetmişti. "İşe alınmazsak geri verecek misiniz?" diye sormayı da düşünmüştü belki ama işsizliğin verdiği acziyetle bu kadarını sorabilmesi bile bir cesaret işiydi ne de olsa. Kendilerine ne söylense yapmaya, ne yöne istense gitmeye hazır, mütevekkil bir kuyruğun, bu sessiz, ruhsuz ve itaatkâr yılanın eklemlerinden biriydi alt tarafı.
Garson yoktu galiba, ocakçı kendi getirdi çayı. İçinde pijamalarının olduğu manifaturacı çantasını iki ayağının arasına bırakıp çayı aldı. İlk yudumu içinceye kadar üşüdüğünü fark edememişti. Titredi. Belli ki soğuk içine işlemişti. Kar başlamasına rağmen ayazı kırılmamıştı havanın.
İçtikçe ısınmaya, ısındıkça çevresini incelemeye başladı. Tam üstündeki, boğuk sesiyle rahatsızlık veren televizyonun kime çalıştığı belli değildi; kimse izlemiyordu zaten. Masalarda okey ve iskambilin adını bilmediği değişik şekilleri oynanıyor, sigara dumanı ve ocak buharından adeta göz gözü görmüyordu. Kahvehanenin camları da tamamen buharla kaplandığından, dışarıya ait hiç bir emare görülemiyordu. Çevresindeki soğuk ve hareketli şehirden tümüyle farklı, bağımsız bir şehirdi şimdi burası. Sakinleri ise gerçek manada sakindiler ve çay içip oyun oynamak haricinde başkaca bir işleri yok gibiydi.
Çantasını sol kolunun altına kıstırıp kendisine uzatılan formu almış, bankonun üstündeki spiral kordonlu kalemin uzanabildiği bir boşluk bulunca da doldurmaya başlamıştı. Yan yana bir sürü genç, bıkkın, bezgin ama yine de umutla dolduruyorlardı saman kâğıdından formlarını eski ahşap bankoda. Siyah üstüne gri yazılı naylon çanta kolunun altından biraz kaysa da dirseğiyle sıkıştırarak yazmaya devam etmiş ve tamamlamıştı formu. Uzattığı memur, "Sonuç listesi kapıya bugün asılacak. Takip edersiniz." demişti ona ve diğerlerine biraz da bağırarak.
Sabahın kör karanlığında girdiği kuyruk nihayete ermiş, evrakları teslim ettikten sonra -adına mülâkat dedikleri- hepi topu iki dakika süren ve sadece boyunu, endamını gösterip, konuşma namına da sadece adını söyleyip çıktığı bir görüşme yaşamış, geriye de sonucunu beklemek kalmıştı sadece. Pijamalarını koyduğu çantayı öbür eline alıp dışarı çıkmıştı. Bir haftadır kaldığı akraba evine dönmeyecekti artık. Buradan sonuç alınca ilk otobüse binip evine dönecekti. Telefon kartını makine yutmuştu ya, kontörlüden arardı otogara varınca. Şimdi, vakit geçirebileceği bir yer bulmalıydı. Zira soğuk hava yeterli değilmiş gibi bir de kar başlamıştı. Ana caddeye çıkan sokaklardan birinde bu kahvehaneyi görünce de dalmıştı içeri.
İçeride vakit öldüren adamların saçından bıyığına, kazağından gözlüğüne neredeyse her şeylerini, sonra yeşil çuha masa örtülerinin üstündeki çakmak, sigara, kül tablası, çetele kâğıtları gibi bilumum ıvır zıvırı, duvarlardaki esnaf takvimlerini ve şehir manzaralı solgun panoları, hatta ocaktaki çaydanlık ve bardakları bile etraflıca incelemiş ama yanı başında oturan adama bakmamış olduğunu hayretle fark etti. İkinci çayı geldiğinde dönüp baktı. İhtiyar adam deminden beri heykel gibi hareketsiz duruyordu aslında. Belki de o yüzden unutmuştu onu. Bacak bacak üstüne atmış, doğruca karşıya bakıyordu adam. Kır saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı perişan biriydi. Bitpazarından ayrı zamanlarda toplanmış görünen birbirinden ilgisiz gömlekleri, ceketleri üst üste geçirivermişti soğuktan korunmak için. Keçe pantolonunun altındaki botların ilk sahibi ise bir Kore gazisi olmalıydı. O an aklına geldi; mahallenin delisiydi galiba bu adamcağız.
Adam da onun baktığını fark etti sonunda; döndü:
"Merhaba" dedi kırçıllı kaşlarının altındaki gözlerini dikerek. Donuk bakışları garip şekilde insanın içine işliyordu. Gözleri öbür dünyadan bakıyordu.
"Merhaba amca. Çay içer misin, söyleyeyim mi sana da?"
"İçmem, sağ olasın."
Başkaca bir şey gelmedi aklına söyleyecek. Tam önüne dönüyordu ki adam müstehzi bir ifadeyle sözlerine devam etti:
"İçerim deseydim, böyle olmayacaktı bak. Kabul edişim hoşuna gidecekti, bana hemen bir çay söyleyecektin! Sonra çayı içerken muhabbet edecektik dereden tepeden. Lâf lâfı açacaktı. Hatta sen bana, sevdiğin o esmer kızdan bahsedecektin belki ama içmem deyince önüne döndün, muhabbet başlamadan bitti, değil mi?"
Şaşırdı. Böyle pejmürde bir ihtiyardan duymayı hiç ummadığı uzun cümlelere mi şaşırmalıydı, eğitimli bir insan gibi duru, akıcı konuşmasına mı yoksa -hatta en tuhafı olanı- sevdiği kızdan bahsedişine mi, kendi de bilmiyordu. 
"Vallahi yani..."
"Yanisi, bu adam benim sevdiğim kızı nerden biliyor, diyeceksin değil mi?"
"Evet. Ne diyeyim bilemedim."
"Ben söyleyeyim, öncelikle adım Rıza. 'Amca'ya gelince, bana kardeş bile diyebilirsin; çünkü ben daha yirmi beş yaşımdayım!"
Ya kalacaktı ya gidecekti. İkisinin ortası olmayacaktı. Ya gidip girecekti bu Ankara'daki işe ya da kalıp sevdiğine sahip çıkacaktı. Günleri, haftaları bu ikilem ortasında geçmişti. Sevdiceği, Leylâsı "kal", diyordu ona. Aşkın bencilliğiyle diyordu belki de. Gerçekleri düşünmeden diyordu. Kalmayı o da isterdi ama kalınca yapabilecek bir işi yoktu; şehri, imkânsızlıklar, yoksunluklar şehriydi. Leylâsı da gelemezdi peşinden Ankara'ya. Hayatlarının en başkalarına muhtaç, en beceriksiz çağlarındalardı. Gelmesi için tek çare evlilik olabilirdi o da fersah fersah uzaktı.
Gidince ise eninde sonunda kaybedecekti onu, biliyordu. Leylâsı, aksini iddia etse de gözden ırak olan gönülden de ırak olurdu; biliyordu. Mektuplarla fazla devam etmez, mesafeler aşkı öldürürdü. Yaşamadan bilinen gerçeklerdendi bu. Sonuçta buraya gelmek, hayatının en zor kararlarından biri olmuştu. 
İyi ama bu adam nereden biliyordu Leylâsını? Tabi, ya! Nereden bilecek? Onun yaşında hemen her gencin bir sevdiği yok muydu? Sallasa tutardı elbette. Yirmi beş yaşındaymış bir de! Yetmişten aşağı göstermiyordu kesinlikle. Anlaşılan gerçekten de mahallenin delisine rastlamıştı bu kahve köşesinde.
"İnanmadın değil mi yaşıma?"
"Yani, daha yaşlı gösteriyorsun diyelim."
"Öyle öyle. Ben de olsam, karşımdaki bana böyle dese, deli derdim adama! Ama öyleyim inan. Gerçekte kaç yıl geçti onu bile sayamıyorum artık. Aklının almayacağı bir hayat yaşıyorum ben kardeşim. Anlatsam da inanmazsın. Sevdiğin kızı nerden bildiğime gelince, onu da sen anlattın bana."
"Ben mi anlattım? Ne zaman?"
"Aslında az evvel ama sen görmedin o ânı"
Deli saçması sözlerin ardı arkası kesilmiyordu. Saatine baktı, on buçuğa geliyordu. Daha en az üç, dört olmalıydı sonuçların asılması için. Kuyruktakilerden biri "Mesai sonuna denk getirirler, listeyi asıp tüyerler, hep böyle olur", demişti hatta. Demek ki beşi bulacaktı. Vakit geçirmek için bu divane adamla biraz daha konuşmaya karar verdi. Ne zararı olabilirdi ki?
"Peki söyle bakalım Rıza amca, ne ara anlattım ben sana sevdiğimi? Ne anlattım onunla ilgili meselâ?"
"Burada işe girmek için onu bırakmak zorunda kaldığını söyledin meselâ"
O kadar hızlı kalktı ki sandalyesinden, elindeki bardağı nasıl olup da düşürmediğine kendi de şaştı. Paniklemiş ve sanki bitişiğindeki sandalyede yılan görmüş gibi, adamdan kaçıp bir iki adım öteye sıçramıştı. Fal taşı gibi açılan gözleri yaşlı adamı baştan aşağı bir daha süzdü, korkutucu bir yanı yoktu aslında ama yine de ürkmekten kendini alamamıştı.
Bir anlığına etraftan bakanlar oldu ama onlar da hemen devam ettiler kaldıkları yerden. Yaptığına utanır gibi oldu; tekrar oturdu yerine. Adam gülümsüyordu:
"Korkma. Ben senin bana bunları anlatışını dinledim, sonra başa döndüm tekrar. Anlatayım da dinle. 
Bilirsin, insanın hayatında bazı dönüm noktaları olur içinde yaşarken fark edemediği. Bazısını yıllar sonra ancak idrak edebiliyor ve iş işten geçtikten sonra soruyor kendine: O otobüse binmeseydim, diyor meselâ o soğuk Ankara akşamında ya da binseydim o trene ben de onunla beraber, gitseydim son istasyona kadar, ne olurdu acaba? İşte, bunun gibi bilinmezliklerle dolu insanın yaşamı. İlginç bir tesadüf, çocukken bir kitabım vardı. Kitabın her bölümünün sonunda okura iki seçenek sunulurdu. Yapacağın seçime göre kitap farklı sayfadan devam ederek farklı sonlarla bitiyordu. Başa alma imkânı vardı o kitapta yaptığın seçimi. Farklı bir seçeneğe atlayıp oradan devam etme şansı vardı. Hani gerçek yaşamda asla olmayan...
İşte benim genç yaşta başıma gelen şey de tam olarak buydu! Olağanüstü bir özellik diyelim istersen buna. Hatta bana sorarsan bir lânet aslında. Neden, nasıl bilmiyorum ama yaşadığım bazı dönüm noktalarına, ufak da olsa karar anlarına geri dönebiliyorum ben. Kulağa imkânsız gibi geldiğinin farkındayım ama ister inan ister inanma böyle bu. Başka yapabilen var mı bilmiyorum. Belki de ben tekimdir. Neyse, ilk ne zaman başladığını ben bile unuttum. Başlarda istemsizce oluyordu ama sonra kendi kendime bilinçli bir şekilde yapmaya başladım. Kendimi eğittim desem yeridir. Şimdi istediğim dönüm noktasına geri atlayabiliyorum. Bir anda etrafımdaki her şey değişiyor, geri geri hareket ediyor ve aklım o andaki bedenime geri dönüyor. Dönünce de yaptığım seçimi değiştirip yeni baştan devam edebiliyorum. Aslında yirmi beş yaşında olup bu kadar ihtiyarlamış olmam da bu sebepten zaten."
İlginç bir masal dinler gibi dinliyordu karşısındakini. Deli miydi ermiş gibi bir şey miydi bilmiyordu ama adam o kadar inanarak konuşuyordu ki insan kendini kaptırabilir, her dediğine inanabilirdi neredeyse. 
"Peki" diyerek dâhil oldu adamın oyununa. "Madem böyle bir özelliğin var, niye lânet olsun ki bu? İyi bir şey değil mi? Yani, yanlış karar verdiğin bir yere geri dönüp doğruyu yapar hayatına devam edersin. Sonra hep doğruları yapa yapa çok mutlu, huzurlu yaşarsın. Hatta durum böyleyse zengin bir adam olman da lâzımdı ama sen..."
Gülümsedi ihtiyar:
"Oysa sen dilenci gibisin diyeceksin değil mi?"
"Yok onu demek istemedim ama..."
"Nedeni şu kardeşim. Bu öyle sandığın gibi şanslı bir durum değil. Hayatının tüm dönüm noktalarına geri dönebilmek ve bu kez doğruyu seçip yeni baştan devam etmek ilk bakışta iyi gibi gelse de tekrar tekrar yaşayınca büyüsü kayboluyor. İnsan bu, tatminsiz bir varlık. Doğruyu seçse bile her seferinde yine dönüyor başa. Bu sefer de şunu deneyeceğim, diyor içinden bir ses ama maalesef insan bazı hataları tekrar yapıyor. Bilmiyorum ama yerimde kim olursa olsun aynı şeyi yapar gibime geliyor. Hepsinden öte, bu gidiş gelişlerde zaman öyle acımasız ilerliyor ki tüm sevdiklerin ölüyor, hiç bir dostun, akranın kalmıyor çevrende."
Bu son sözleri söylerken, zaten donuk olan gözleri tümden taş olup kalmış gibiydi adamın. Sustu. Tahta döşemeye kilitlendi bakışları. Bütün kaybettikleri işte orada, baktığı yerde toplanmışlar, sessizce onunla konuşuyorlardı şimdi. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki o anda, her denemesinde farklı hatalar yapan, gittiği hiç bir yönün mutlu edemediği bir adam izlenimi uyandırıyordu. Zamanın içinde kaybolmuş, bezgin ve perişan bir adamdı o.
Sabahki kuyruğun yerinde gürültülü bir kalabalık toplanmıştı şimdi. Kurumun dış kapısına asılmış listeleri inceleme yarışındaki yüzlerce kişi birbirini eziyordu. Elinde konfeksiyoncu çantasıyla genç bir adam, lapa lapa kar altında onlara bakıyordu yolun karşısından. Kaldırımda durmuş, kahvehanedeki adamın dediklerini düşünüyordu. Yıllar sonra, bu güne dönmek isteyecekti belki de. O ihtiyarda söylediği o özellik gerçekten var mıydı, bilemiyordu ama kendinde olmadığı kesindi.
Caddeye inmedi. Paltosunun yakasını kaldırdı ve ileriden gelen dolmuşların tabelâlarında "Otogar" sözcüğünü aramaya koyuldu. Son otobüse yetişmek için acele etmeliydi.
Eylül 2019, İzmir

 
Etiketler: Tercih,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
29 Mart 2020
Rüya
137 Okunma.
29 Ocak 2020
Vazife
489 Okunma.
08 Aralık 2019
Hercai
485 Okunma.
02 Aralık 2019
Kırık
265 Okunma.
01 Kasım 2019
Gelin
431 Okunma.
28 Eylül 2019
Yine
379 Okunma.
09 Eylül 2019
Okumak
463 Okunma.
03 Eylül 2019
Kefaret
373 Okunma.
03 Ağustos 2019
Leylâ
494 Okunma.
06 Temmuz 2019
Devridaim
355 Okunma.
17 Haziran 2019
Sükût
416 Okunma.
16 Mayıs 2019
Uzaklardan bir serzeniş
422 Okunma.
11 Nisan 2019
Kumar
585 Okunma.
04 Mart 2019
Kar
579 Okunma.
25 Şubat 2019
Fotoğraf
527 Okunma.
17 Şubat 2019
Etiket
611 Okunma.
10 Şubat 2019
Sait Faik
595 Okunma.
03 Şubat 2019
Şirince'nin aksi
663 Okunma.
27 Ocak 2019
Araf
587 Okunma.
21 Ocak 2019
Küçük Kıyamet
569 Okunma.
13 Ocak 2019
Büyük kıyamet
531 Okunma.
06 Ocak 2019
Kar
654 Okunma.
29 Aralık 2018
Ercan Hoca'ya
627 Okunma.
23 Aralık 2018
Madde, mânâ, kelâm
584 Okunma.
16 Aralık 2018
Harften cümleye
645 Okunma.
09 Aralık 2018
Yılların ötesinden bir fotoğraf
662 Okunma.
02 Aralık 2018
İmece müzesi
612 Okunma.
25 Kasım 2018
Kâğıt, kalem ve yazma üstüne
664 Okunma.
18 Kasım 2018
İzmir
718 Okunma.
11 Kasım 2018
İndiroid market
646 Okunma.
04 Kasım 2018
Makas
662 Okunma.
28 Ekim 2018
Kemal Sunal
677 Okunma.
21 Ekim 2018
Ayna ayna
666 Okunma.
14 Ekim 2018
Yazmaya dair
706 Okunma.
07 Ekim 2018
Başarı
804 Okunma.
30 Eylül 2018
Düzeltme ve gurur
838 Okunma.
23 Eylül 2018
Sinemada seyredilen ilk film
721 Okunma.
16 Eylül 2018
Şi-irsaliye
669 Okunma.
09 Eylül 2018
Facebook'tan öğrenilenler
769 Okunma.
02 Eylül 2018
Nehir
777 Okunma.
26 Ağustos 2018
Telâki
924 Okunma.
19 Ağustos 2018
Plure(S) Vıtae (gerçek yaşam)
834 Okunma.
12 Ağustos 2018
Okumaya mı geldik?
858 Okunma.
05 Ağustos 2018
Okuma aşkı
970 Okunma.
30 Temmuz 2018
Ne için yazıyorum?
935 Okunma.
23 Temmuz 2018
Fan davası
957 Okunma.
15 Temmuz 2018
Çocukluğum
1072 Okunma.
08 Temmuz 2018
Bilinç akışı
1067 Okunma.
02 Temmuz 2018
yaşayanlar morgu
1005 Okunma.
28 Haziran 2018
Uçurum
1038 Okunma.
18 Haziran 2018
Son salıncak
1052 Okunma.
11 Haziran 2018
Gececi
1061 Okunma.
03 Haziran 2018
Vapurda
1120 Okunma.
28 Mayıs 2018
Adam suretli böcekler
1167 Okunma.
21 Mayıs 2018
Kavşak
1054 Okunma.
13 Mayıs 2018
Sigara
1120 Okunma.
06 Mayıs 2018
Kuğulu park
1299 Okunma.
30 Nisan 2018
Suya düşen balık
1132 Okunma.
22 Nisan 2018
Görünmez kitap ve daktilo
1110 Okunma.
16 Nisan 2018
Müstehzi
1087 Okunma.
09 Nisan 2018
Pasaj
1190 Okunma.
25 Mart 2018
Hiç artı sıfır
1169 Okunma.
18 Mart 2018
AH-lep
1206 Okunma.
15 Mart 2018
Amcamın paraları
1525 Okunma.
Haber Yazılımı