Yazı Detayı
16 Mayıs 2019 - Perşembe 12:17 Bu yazı 178 kez okundu
 
Uzaklardan bir serzeniş
Uğur Demircan
ugurdemircan@outlook.com
 
 

Memleketin en batısındaki görevimiz sürerken, doğduğumuz topraklardan gözümüzü, çocukluğumuzun geçtiği mekânlardan ruhumuzu alamıyoruz elbette. Bir gözümüz Seydişehir'imizin ahvalinden haber veren, başta seydisehirgundem.com olmak üzere bilumum haber kaynaklarındadır her gün. Bir kaç gündür ajanslara düşen "Kuğulu Mesire Yeri paralı oluyor" haberlerini görünce, gayriihtiyari yeniden aklıma düştü Kuğulu'da geçen anılarım. Hatta benden de önce, kaç nesile nefes aldıran mekân olarak elbette unutmamız mümkün değil orayı. Seydişehir bir insan olsaydı hiç kuşkusuz Kuğulu Park onun akciğerleri olurdu. Benim gibi büyükşehirlerde yaşayanlar çok iyi bilirler, bu tip bazı yerlere giriş paralı olur, insanlar gelip kirletip gittikleri mekânın temizlik gibi bakım giderlerine mecburen de olsa katılırlar, ancak bir farkla: parasız gidilebilecek mekânlar da vardır büyük kentlerde. Deniz kenarı, parklar, piknik alanları vb... Seydişehir'de ise her ne kadar şehir içinde millet bahçesi ve benzeri küçük parklar yapılmış olsa da ailece piknik yapılabilecek, gölü, mağarası olan, lavabosu mescidiyle düzenli, tertipli tek bir yer var halen. Zengininden fakirine herkesin girebilmesi gereken... Bu vesile ile Kuğulu hakkında daha evvel yazdığım bir yazıyı eklemek istiyorum buraya. Bunların hiç eskimeyecek satırlar olduğunu düşünüyorum, anılar eskimez ne de olsa: KUĞULU PARK Sabah erkenden binilirdi otobüse Atatürk heykelinin karşısındaki demir duraktan. Ellerde pazar çantalarıyla; içinde yemek tencereleri, meyve, ekmek, çekirdek poşetleriyle... Bulmaca, fıkra kitabı ya da Redkit ilaveli gazetelerle... Oynamak üzere plastik toplar, salıncak kurmak için kalın urganlarla... Küçük bir ilçeydi o zaman Seydişehir ve neredeyse herkes aynı anda giderdi piknik için Kuğulu Park'a. Denizimiz yoktu ya Kuğulu'muz vardı. Şoför Alparslan abinin sürdüğü, markasını hatırlayamadığım o uzun burunlu kırmızı otobüs, insanları hafta sonu sabah iki kez götürür, akşam da yine saat yedi ve sekizde geri getirirdi. Gün içinde sefer varsa da bilmiyordum çünkü masa kapmak gerektiğinden herkes sabahtan giderdi. Hafta içi de hiç gitmezdik. Özel otomobil yok denecek kadar azdı o vakitler. Otomobili olan asla sadece kendi ailesi ile gelmez, komşu iki hatta üç aile sığdırılırdı o araca. Bazen de iki sefer yapardı otomobilin sahibi. Bencillik yoktu çünkü paylaşım vardı. Dar bir alandı o zamanlar Kuğulu Park. Dev ağaçların gölgesindeki tahta masalı ve doğal çimenli bölüm dışında piknik yapılmazdı. Gövdeleri bir kaç kişinin el ele tutuşma genişliğindeki bu ağaçların bazısının içi oyuk olur, saklambaçta işe yarardı. Yanlara doğru açılmış kalın dallarına ise mutlaka salıncak kurardık. Battaniye ve yastıkla desteklenen, ilk saatlerde hızla sallanılan, ilerleyen saatlerde uyku hamağı niyetine yatılan... Lamba direklerinin altında prizler olduğunu hatırlıyorum. Her masa kendi müziğini dinlerdi evden tek kasetli teybini getirip. Pazar günü ise maç dinlenirdi tabi. Yemekten sonra biraz dolaşınca Barış'tan Orhan'a, Ferdi'den Emrah'a çeşit çeşit müziklerin ve bunları dinleyen tanıdık ailelerin arasından geçilirdi. Neredeyse herkes tanıdıktı orada. Yemek ise evden getirilir ya da orada piknik tüpüyle pişirilirdi, eğer Kurban sonrası değilse. Mangal âdeti sonradan yaygınlaştı. Her yer dumana kesmezdi o zaman piknik yerinde. İnsanlar nefes almak için giderdi oraya. Dağa doğru toprak bir alan vardı, büyük abiler orada futbol maçları yaparlardı tozu dumana katarak. Oradan sonra ise Ferzine mağarasına tırmanış başlardı, yarı yoldaki söğüdün altındaki çeşmede mola verilen, sonrasında gittikçe dikleşen, zorlaşan. Oraya ilk kez lise yıllarımda çıkacaktım. Aşağıdaki küçük gölette küreklerle çekilen eski tip sandallar vardı. Ellerimiz su toplardı her pazar akşamı. Sonra, eski alışveriş fileleriyle her bir köşesinden karpuzlar sarkıtılırdı o gölete, buzdolabı niyetine. Akşam ise bir korna sesi gelirdi oyuna ya da istirahate dalmış olanlara. Otobüs, geldiğini haber verirdi Kuğulu ahalisine. Yine aynı kalabalık, küçük tüpleriyle, kilimleriyle, çantalarıyla koşturur, sırayla ama yorgun argın binerlerdi otobüse. Eve varır varmaz banyolar yapılır, ağrılar sızılar içinde yorgun ama mutlu bir uykuya dalınırdı. Bazen de bizim bir keresinde başımıza geldiği gibi yağmura yakalanırdınız: Sanıyorum iki aile gitmiştik pikniğe Kuğulu'ya. Aniden bastıran bir Nisan yağmuru, eşyaları toparlayamadan, kayalıklara doğru kaçmamıza sebep olmuş; yemek soframız, sandalyeler, minderler, Ahmet amcanın 'Karabalık' gömdüğü sıcak kül, 'Yurttan Sesler' çalan pilli radyomuz ve diğer tüm malzemeler kısa süre içinde bir su birikintisi içinde kalmış, çizgili, plastik topum da bunların yanında yüzer olmuştu. Ailecek sığındığımız büyük kayanın altında bir müddet karşımızdaki manzarayı izlemiştik ki başka da çaremiz yoktu. Yağmur, dolu ile karışık çılgınlar gibi yağıyordu. Piknik sofralarında ekmekler, börekler, dolma tencereleri, kayık salata tabakları, meyveler, kesekâğıdında kuru yemişler, bulmacasına henüz başlanmış gazeteler, gazetenin kendinden kalabalık hafta sonu ekleri, sofraların yayıldığı kareli kumaşlar, yaşlıların minder üstünde yaslandığı asırlık ağaçlar, ağaçların dallarına kurulmuş ip salıncaklar ve bunların arasında koşuşturan, hâlâ kaçamamış insanlar, hatta daha ilerideki gölet, kim bilir kimin hatırasına dikilmiş çam koruluğu, ötesinde çıplak tepeler ve toprak yolların ayırdığı tekmil arazi, damlaların bombardımanı altında kalmıştı. O günden son hatırladığım ise, döndüğümüzde pilli radyomuzun suda yüzerken hâlâ çalıyor olmasıydı. Dedim ya denizimiz yoktu bizim ama Kuğulu'muz vardı. O dev ağaçlar ömrünü tamamlayıp kesilmiş olsalar da şimdilerde mangal dumanından göz gözü görmese de tâ annemin çocukluğunda deve güreşleri yapılan, Hilâl şeklinde dağların kuytusunda yarım asırdır ahaliye kır havası aldıran, her gelen belediyenin genişletip, geliştirdiği ve memlekete her gidişte illâki en az bir kez gidilen bir Kuğulu'muz hâlâ var. Yeni neslin hafızasında, değişik biçimlerde de olsa, güzel anılar bırakmaya devam ediyor.

 
Etiketler: Uzaklardan, bir, serzeniş,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Yazarlar
Alıntı Yazarlar
Özlü Sözler
"Yıkılıp düşene gülme sakın sen. Yiğit düşüp kalkmayınca belli olmaz "


Bir Hadis
İslâm, güzel ahlâktır.


MEVLANA (R.A)
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

,